Siyaset Bilimci Dr. Zafer Yörük: İktidar devam edecek, muhalefet yeni aşamaya hazırlıklı girmeli
Dr. Yörük “İBB’ye kayyım atanmamış olması bu geçişin frenlendiği hissi yaratabilir, ama doğru değil. İktidar kaldığı yerden devam edecek. Muhalefetin bu yeni aşamaya hazırlıklı girmesi gerekir" dedi.

Fotoğraf: Eylem Nazlıer/Evrensel
Dilan Temiz
[email protected]
İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart’ta gözaltına alınmasıyla başlayan protestolar çeşitli biçimlerde sürerken iktidar da hem eylemleri hem de muhalefeti hedef almaya devam ediyor. Süreci değerlendiren Siyaset Bilimci Dr. Zafer Yörük, İBB’ye kayyım atanmamış olması ve araya giren uzun bayram tatilinin, bundan vazgeçildiği anlamına gelmediğini söyleyerek, iktidarın kaldığı yerden devam edebileceğini ve muhalefetin de buna hazırlıklı olması gerektiğini belirtti.
Ekrem İmamoğlu’nun adaylığını açıklaması ve ardından başlatılan operasyonlar ülkenin gündemini sarstı. Erdoğan’ın ‘Turpun büyükleri henüz heybede’ sözleri kapsamın genişleyeceğine işaret olarak gösteriliyor. Bu soruşturmalar genel planda ne ifade ediyor? İktidarın planı nedir sizce?
Orhan Pamuk’un deyişiyle ülkenin zaten oldukça sınırlı olan demokrasisini de ortadan kaldırmak olarak özetlenebilir. Siyaset bilimi içi tartışmalarda seçimli otokrasiden tam otokrasiye ya da rekabetçi otoriter rejimden tam otoriter bir rejime geçiş olarak ifade ediliyor. İktidarın planını iktidara sormak gerekir tabii ama 19 Mart siyasi darbe girişimiyle umduğu sonucun böyle bir geçiş olduğu anlaşılıyor.
İBB’ye kayyım atanmamış olması ve araya uzun bir tatilin girmesi, bu geçişin durduğu ya da frenlendiği hissi yaratabilir, ama bu doğru değil. Pazartesiden itibaren iktidar kaldığı yerden devam edecektir. Muhalefetin de bu yeni aşamaya hazırlıklı girmesi gerekir. Sürecin durduğuna bu tür kesintilerle değil, birinci hamlenin tersine döndürülmesiyle karar verebiliriz: Ekrem İmamoğlu’nun tahliyesi.
"Döve döve illiberalizme sürükleme’ yolu"
Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla birlikte geniş katılımlı protestolar oldu. Halk sokağa döküldüğü günden beri Erdoğan, Bahçeli ve diğer iktidar aktörleri sokağı hedef haline getiriyor, halkı bölmeye yönelik bir dil kullanılıyor...
Sahadaki polis birliklerinin zaten emniyet güçleri gibi değil AKP/MHP milisleri gibi davrandığı görülüyor. Ama daha beteri de her zaman mümkün. Bu tehdidin altında, toplumu “Döve döve illiberalizme sürükleme” yolunda bir irade beyanı bulunmaktadır.
Bunun önünde durulabilir mi sorusunun yanıtını aramak, bütün muhalif ve demokratik güçlerin görevidir. Saraçhane isyanı diye adlandırabileceğimiz bir haftalık sürecin önemi büyük. Ama kitleleri sürekli isyan halinde tutmak sürdürülebilir bir durum olmadığından ya elde hemen sonuç verecek araçlar olmalı ya da uzun soluklu bir sivil isyan stratejisi oluşturulmalıdır. Yakın geçmişte Sri Lanka’dan Bangladeş ve Brezilya’ya kadar birçok kitle hareketi benzer otoriterleşme darbeleri karşısında başarılı ve sonuç alıcı örnekler ortaya koydular. Bu durumda örneğin, Özgür Özel’in Avrupa’nın sosyal demokrat ve sol liberal aristokrasilerine dönük lobi faaliyetlerinden zaman bulduğunda bir Latin Amerika ziyareti yaparak Brezilya Cumhurbaşkanı Lula de Silva’yla fikir ve deneyim paylaşması anlamlı olabilir.
Fotoğraf, Zafer Yörük'ün kişisel arşivinden alınmıştır.
Bir başka mesele ise İmamoğlu gözaltına alındığından beri gündeme gelen ekonomik çalkantı. Mehmet Şimşek programın sürdüğünü ve her şeyin yolunda olduğunu söylüyor, ama uzun süredir devam eden kemer sıkma politikalarına, siyasi baskılar ekleniyor. Bir taraftan da boykot ve genel grev, genel direniş çağrıları var. Burada muhalefet nasıl bir yol izlemeli?
Mehmet Şimşek doğru söylüyor: İstanbul’un rantına ve kaynaklarına yeniden çökebilmek, Kanal İstanbul projesi ve benzeri devasa kazanç vaatleri yanında, 19 Mart darbe girişiminin yarattığı ekonomik maliyet devede kulak kalır. İstanbul’un yeniden “fethi” akabinde gidilecek genel seçimlerde mali kaynakları bol keseden kullanmak mümkün olacaktır. Saray efradı böylece ‘seçimsiz otokratik sisteme’ geçti yaftası yemekten de kurtulabilir.
Direniş yöntemleri olarak genel grev, iş bırakma, iş yavaşlatma çok olmasa da telaffuz ediliyor. Deneyimli sendikal aktivistler (örneğin Başaran Aksu) bu alandaki zorlukları dile getiriyor. Türkiye’de sendikal hareketin yaşadığı gerilemeler ışığında genel grev örgütlemenin çok zor ve riskli olduğu anlaşılıyor. Ama kimse bunun imkânsız ya da mutlak başarısızlığa mahkûm olduğunu iddia etmiyor. Mısır’da Hüsnü Mübarek rejiminin düşmesi yalnızca kitle protestoları, İhvan teşkilatlarının baskısı ya da Obama’nın ricası sonucunda değil asıl olarak sendikaların genel grev kararı sonrasında gerçekleşmişti. 19. Yüzyıl’da Georges Sorel’in keşfettiği üzere genel grev, toplumsal dönüşüm mücadelesinin en etkili silahıdır ve bu niteliğin sürmediğine dair herhangi bir kanıt henüz bulunmuyor.
Öte yandan belirli ürünlere tüketim boykotu çağrısının da oldukça etkili olduğunu görüyoruz. Emekçi kitlelerin üretimden gelen güç kadar tüketimden gelen gücü de etkili biçimde kullanmaları övgüyü hak ediyor.
Ama bu öneri ve gözlemler bir yere kadar; sonuçta kitle mücadelesinin seyrini mücadele eden toplum kolektif olarak belirleyecektir. Burjuva siyaseti sınırları içinde bir muhalif ses çıkarma umuduyla işe başlayan CHP yönetimi, kendini bir hafta içinde o sınırların zorlandığı bir ortam içinde bulmuştur. Örneğin, Saraçhane protestosu, muhtemelen daha önceki Şişli ve diğer ilçe belediyeleri önündeki cılız toplanmalar gibi “yasak savma” mantığı içinde düşünülmüştü. Ama İstanbul Üniversitesi’nden polis bariyerlerini aşarak alana gelen öğrenci gençlik, bütün tabloyu bir anda değiştirdi. Kitle hareketleri böyledir. Yaratıcı yöntemler, mücadele içinde üreyerek hayata geçer. Önemli olan “sosyal demokrat” önderliğin, kitle yaratıcılığının önünde engel oluşturmamasıdır. CHP yönetimi henüz böyle davranmadığı için takdiri hak ediyor ama bu, bundan sonra öyle yapmayacağı anlamına gelmez. Burjuva siyaseti içinde kitle mücadelesini satmak istisna değil adettendir. Bu nedenle emekçi denetimi ve gençlik denetimi CHP’nin sürekli ensesinde olmalıdır.
‘Süreç’, bir askeri güvenlik meselesi olarak tanımlanmış
Bir taraftan da 19 Mart öncesinde bir ‘çözüm süreci’ başlatılmıştı. Muhalefet de buraya dair tutumunu açıklamıştı; ancak çağrılar yapılmasına rağmen şu ana kadar somut bir adım yok. Bu gelişmelerle Suriye’deki son gelişmelerle düşünüldüğünde buradaki gidişatı nasıl okumalı?
‘Bahçeli süreci’ de diyebileceğimiz durumun, sınırlı sayıdaki aktörler arasında hızlı biçimde devam ettiği görülüyor. Bir siyasal mesele olmaktan çok anlaşma metinleri, protokoller ve hukuki düzenlemelerle yürüyen bir askeri güvenlik meselesi olarak yeniden tanımlanmış ve ona göre yol alındığı anlaşılıyor. Ayrıca sizin de Suriye’deki son gelişmeler çerçevesinde değindiğiniz üzere sınır ötesi ya da bölgesel jeopolitik durumla da iç içe geçmiş bir süreç olduğu görülüyor.
Ayrı meseleler olmalarına rağmen Saraçhane isyanı tabir edebileceğimiz durumla kesiştiği önemli noktalar olduğu da bir gerçek. Bütün meseleyi buraya bağlamak yanlış olmakla birlikte AKP’nin Bahçeli sürecinden önemli beklentilerinden birinin Kürt seçmeni kendi tarafına çekmek olduğu aşikar. İstanbul’daki kayyımcı darbelerin başlangıçtan itibaren “kent uzlaşısı” olgusunu kriminalize etmeyi hedeflemesi de Kürt iradesini CHP’den ve onunla birlikte ilerici sol muhalefetten kopararak kendi tarafına mecbur etme yolunda stratejik hamleler olduğu görülebilir. Zafer Partisi gibi grupların protestocular arasında ırkçı pankart ve sloganlarla dolaşmaları da Mansur Yavaş’ın kürsüden icra ettiği nefret söylemi de bu ayırma stratejisi doğrultusunda bazı görevlendirmeler yapıldığını gösteriyor. Bu ayrıştırma oyununu boşa çıkarma görevi de ilerici sol kesimlerin omuzuna düşüyor.
Evrensel'i Takip Et